Ahmet'in doğduğu köye en yakın mecra yıldızlardı. Onlar bile unutmuştu belki Başpınar'ı. Sorsan Ahmet bile bilmezdi doğduğu yerin adını.

Köy ahalisinin toplandığı kahvenin girişinden akıyordu yalnızlık. Hepsi içeride bir olmuşlar sanırız ondan bu yalnızlık. Dertler sigaranın dumanına, yoksulluk küllerine karışmış öylece duruyor.

Tabelasında ki yazıları usul usul akan kahveye ise bir yabancı girdi o sırada. Artık bir değil iki olmuşlardı. Hemen onu da bir etmek istediler dertlerine. Adam en az köylü kadar yalnız, dertli, yoksul... Ayakkabısı gömleğinden yırttığı çaputla yamalanmış. Gömleği de ceketiyle. Ceketini en iyisi hiç sormayın. Bıyıkları sararmış dertle. Önceleri bir olmak istemedi köylüyle. Belki de daha fazla yalnız kalsın köylü istedi de ağzını açmadan cevapladı soruları.

Ahmet o zaman 9 yaşında habersiz ve dilsiz. Köylü öyle çağırır Ahmet'i ama Ahmet bir kendine konuşur gece yarılarından sonra. Fısıldar aynalara. Ahmet habersiz hiç bir şeyden, açtı kahvenin kapısını. Tek boş yere - meçhul adamın- yanına oturdu. Kim bilirdi o an Ahmet'in bütün hayatını değiştirecekti.

Adam sonunda konuştu. Sararmış bıyıklar yukarı kalktı, bir kaç diş biraz da karanlık gözüktü. Bütün kafalar adama dönüktü. İşçi arayan var mı diye sordu. Çoban, aşçı, boyacı ne olursa.


This entry was posted by Sleepandbeer. Bookmark the permalink.